Author: nathalie alyon

Meksika, Francis Alys, ve Kardeşlik

Meksiko’daki Rufino Tamayo müzesinde sergilenen sanatçı Francis Alÿs’in “Relato de Una Negociación” adlı sergisinin beni bu kadar etkileyebileceğini hiç düşünemezdim. Aslında herkesin övgüyle söz ettiği Antropoloji müzesine gitme gayesiyle çıkmıştım dışarı. Antropoloji müzesi Pazar günleri halka açık olduğundan oldukça kalabalıktı.   Bilet gişesinin önündeki bir sanatsal protesto gözüme ilişti.  Sonradan tarih hocası olduğunu öğrendiğim Angelica, elime bir broşür iliştirirken, hükümetin ayrımcı öğretmen atama politikasını protesto eden 43 öğrencinin neredeyse bir yıldır “kayıp” olduğunu anlattı. Göstericiler, devletten bu kişilerin ölü ya da diri nerede olduğunu açıklamaları için hesap sormaktaydılar. “Bu müze benim de dahil olduğum INAH araştırma kurulumuna ait olduğu için burada protesto yapmamıza hala izin veriyorlar ama kimbilir yakında buna da karışırlar,” dedi. “Kilise varlıklı kesimle bir oldu, laik eğitim sistemimizi özelleştirmeye çalışıyor. Okullarda çocuklar yine rahiplerin eline kalacak, zaten sağlık sistemini de özelleştirdiler…” Yarım saat sohbet ettik. Türkiye’yi sordu. Yeni seçimlerden çıktığımızı, geleceğin belirsiz olduğunu söyledim. Tesadüf bu ya, aynı gün, 7 Haziran günü Meksika’da da yerel seçimler olmuştu. Ama ülkenin yarısı bile oy vermeye gitmemişti. Canım hiç antropoloji müzesi gezmek istemiyordu, rota değiştirip yolda …

Dedemden Öğrendiklerim

Bir cuma akşamıydı. Dokuz, belki on yaşındaydım. Mami ile sen Şabat yemeği için evimize gelmiş salonda sohbet ediyordunuz. Islak saçla salona girdiğimi görünce annem “hemen saçını kurut öyle gel,” demişti. İsteksizce odama geri dönmeye hazırlanırken “ben kurutayım saçlarını, ” dedin. Suratında çocuksu bir heyecan vardı. Seninle baş başa geçirdiğimiz ilk anlardan bu sahne kaldı aklımda. Sanki büyük bir kadın olmuş kuaföre gelmişim gibi aynanın karşısına oturttun beni. Yavaş yavaş saçlarımı kurutmaya başladın. Ama benim hemencecik canım sıkılmış, içim kıpır kıpırdı. Yerimde durmak zor geliyordu. “Yeter kurudu neredeyse, hadi gidelim,” dedim. Ama sen saçımın her telini kurutmadan beni bırakmayacaktın. Bunu anlayınca sandalyeye biraz daha yayıldım. Aynadan senin ne büyük zevkle bana hizmet ettiğini gördükçe sabırsızlığım eriyordu. Ben de senin gibi o anı yaşamayı öğreniyordum. Saçlarımın arasından geçirdiğin sıcak ellerin boynumda yumuşak bir esinti gibi. İşte senden öğrendiğim sayısız derslerden birini farkında olmasam da o gün öğrendim: Yaptığın ne olursa olsun tam yap, bütün kalbinle yap ve de en önemlisi zevkle yap. Ben büyüdükçe buluşmalarımız, sohbetlerimiz de büyüdü. Ben daha küçücükken bana “en büyük torunum” diye hitab …

“Buraları Asla Unutmayın”

 “Sosyal hayatına bir dur demen gerekecek yoksa Meksiko’yu göremeyeceksin,” dedi Eva. Mutfağında organik kefir yapan, balkonunda kaplumbağa besleyen Eva, AirBnB’den kiraladığım evin sahibiydi. Üç odalı evinin bir odasında ben, diğerinde kendi, üçüncüsünde ise İspanyolca kursu için gelmiş 19 yaşında iki Amerikalı öğrenci kalıyorduk. Meksiko’ya vardığım günden beri iki Yahudi-Türk ailenin himayesi altına alınmıştım. Bitmeyen Şabat yemekleri, pazar kahvaltı davetleri, akşam üstü çay sefaları derken Eva’ya hak vermemek mümkün değildi. Ama öğünlerimi İspanyolca – Türkçe karışımı sohbetler eşliğinde zeytinyağlı fasulye, fırında tavuk, pilav yiyerek geçirmekten de pek şikâyetçi olduğum söylenemezdi. Dışarı çıkıp şehrin kalabalık sokaklarında yürümeyi başardığımda ise her köşe başında karşıma başka bir dönerci çıkıyordu. Bir yandan ızgara et kokuları, diğer yandan rogar kapaklarından yükselen lağım kokularıyla bir an kendimi lodos günü İstanbul’unda hissettim. Ama bir zamanlar göllerle çevrili Meksiko’da ne deniz vardı, ne de domuz etinden yapilan, mısır unundan Meksika pidesi arasına servis edilen tacos al pastor dedikleri bu yemeğe döner diyebilirdik. Ertesi gün, anne babası da Türkiyeli olmalarına ragmen Türkçe bilmeyen iki kardeşten bu temel Meksika yemeğinin Birinci Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarına …

Meksika’nın Latuvi Köyünde Kem Gözlerden Korunurken

  Hiç bir zaman tütsü yakıp evin kuytu köşelerinden öcü bücü kovalayan bir tip olmadım. Ama başka kültürlere olan ilgimden olsa gerek değişik toplulukların batıl inançlarını incelemeyi, ritüellerine katılmayı severim. Hatta gaza gelip üflenip püflendiğim bile olmuştur. Zaten Türkiye’de büyüyüp de nazara biraz da olsa inanmamak zor olsa gerek. Latin Amerika seyahatine çıkmadan önce ailece karşımıza sayısız aksilik çıkmıştı ve ben çantam hazır olmasına rağmen bir türlü bilet alıp gidemiyordum—annemde bir türlü geçmeyen bir bel ağrısı, dedemde iyileşmeyen akciğer iltihabı, bende ise hala sızlayan aşk acısı. “Kurşun mu döktürsek?” diye yarı şaka söylenirken Anne-kız kendimizi ona buna telefon açıp kurşuncu arar bulduk. Ama bulduğumuz hanım kişi başına 100 lira isteyince cimriliğimiz tuttu, nazar kendi kendine düşüversin dedik. Çok geçmeden Kolombiya için Paris aktarmalı biletimi almayı başardım. Ama gözler bedava düşmüyormuş meğer… Charles de Gaulle havalimanında kapıları kapanmış uçağıma dışarıdan baka kalınca üzerimdeki nazarın ne kadar inatçı olduğunu anlamıştım. Hayatım boyunca her görüşmeye erken gelen biri olarak bir ilki yaratıp havaalanına iki saat önce gelmeme rağmen yanlış terminalde beklediğim için uçağımı kaçırmıştım. Bir sonraki Paris – …

Kolombiya’nın “Los Turkos”ları

Kolombiya, yağmur ormanlarının karlı dağlarla, çöl ikliminin Karayip sahilleriyle birleştiği, doğasının güzellikleriyle insanı mest eden, turizme kapılarını yeni açmış bir ülke. Bu ülkeye pek turist uğramazdı önceleri. Uyuşturucu mafyası ve çeşitli silahlı örgüt ve gerilla savaşçılarının çatışmaları dolayısıyla asırlardır terörle mücadele etmekteydi çünkü. Ancak son senelerde durum düzeldikçe maceraperest gezginlerin Kolombiya keşfi başladı. Hani Venedik’te ve ya Paris’te turistlerle ilgilenmeyen hatta onlardan bıkmış bir tavırla dolaşan bir yerel halk görürsünüz ya, işte Kolombiya’da böyle bir sorun yaşamak imkansız. Güler yüzlü, yardımsever, misafirperver bir halk Kolombiya halkı. Hele hele İspanyolca konuşanlardansanız kendinizi otobüste tanıştığınız bir şairin evinde kahve içer, ya da şehir turunda tanıştığınız gençlerle Rumba ve Kumbiya dans eder bulabilirsiniz. Beş haftalık gezime Bogota’dan başladım ve geze geze ülkenin kuzeyine, Santa Marta şehrine ulaştım. Santa Marta, meşhur Tayrona Milli Doğa Parkı ve Kayıp Şehir’e (Ciudad Perdida) yakın olduğundan bir turist merkezi olma yolunda hızla ilerliyor. Her ne kadar eski kolonyal binaların duvarları çatlamış, rengarenk boyaları solmuş olsa da hem ülkenin en eski şehri hem de kuzey sahillerinin önemli bir limanı olduğundan tarihi bol bir şehir …

Buraları Asla Unutmayın

 “Sosyal hayatına bir dur demen gerekecek yoksa Meksiko’yu göremeyeceksin,” dedi Eva. Mutfağında organik kefir yapan, balkonunda kaplumbağa besleyen Eva, AirBnB’den kiraladığım evin sahibiydi. Üç odalı evinin bir odasında ben, diğerinde kendi, üçüncüsünde ise İspanyolca kursu için gelmiş 19 yaşında iki Amerikalı öğrenci kalıyorduk. Meksiko’ya vardığım günden beri iki Yahudi-Türk ailenin himayesi altına alınmıştım. Bitmeyen Şabat yemekleri, pazar kahvaltı davetleri, akşam üstü çay sefaları derken Eva’ya hak vermemek mümkün değildi. Ama öğünlerimi İspanyolca – Türkçe karışımı sohbetler eşliğinde zeytinyağlı fasulye, fırında tavuk, pilav yiyerek geçirmekten de pek şikâyetçi olduğum söylenemezdi. Dışarı çıkıp şehrin kalabalık sokaklarında yürümeyi başardığımda ise her köşe başında karşıma başka bir dönerci çıkıyordu. Bir yandan ızgara et kokuları, diğer yandan rogar kapaklarından yükselen lağım kokularıyla bir an kendimi lodos günü İstanbul’unda hissettim. Ama bir zamanlar göllerle çevrili Meksiko’da ne deniz vardı, ne de domuz etinden yapilan, mısır unundan Meksika pidesi arasına servis edilen tacos al pastor dedikleri bu yemeğe döner diyebilirdik. Ertesi gün, anne babası da Türkiyeli olmalarına ragmen Türkçe bilmeyen iki kardeşten bu temel Meksika yemeğinin Birinci Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarına …

Meksiko, Francis Alÿs, ve Kardeşlik

Meksiko’daki Rufino Tamayo müzesinde sergilenen sanatçı Francis Alÿs’in “Relato de Una Negociación” adlı sergisinin beni bu kadar etkileyebileceğini hiç düşünemezdim. Aslında herkesin övgüyle söz ettiği Antropoloji müzesine gitme gayesiyle çıkmıştım dışarı. Antropoloji müzesi Pazar günleri halka açık olduğundan oldukça kalabalıktı.   Bilet gişesinin önündeki bir sanatsal protesto gözüme ilişti.  Sonradan tarih hocası olduğunu öğrendiğim Angelica, elime bir broşür iliştirirken, hükümetin ayrımcı öğretmen atama politikasını protesto eden 43 öğrencinin neredeyse bir yıldır “kayıp” olduğunu anlattı. Göstericiler, devletten bu kişilerin ölü ya da diri nerede olduğunu açıklamaları için hesap sormaktaydılar. “Bu müze benim de dahil olduğum INAH araştırma kurulumuna ait olduğu için burada protesto yapmamıza hala izin veriyorlar ama kimbilir yakında buna da karışırlar,” dedi. “Kilise varlıklı kesimle bir oldu, laik eğitim sistemimizi özelleştirmeye çalışıyor. Okullarda çocuklar yine rahiplerin eline kalacak, zaten sağlık sistemini de özelleştirdiler…” Yarım saat sohbet ettik. Türkiye’yi sordu. Yeni seçimlerden çıktığımızı, geleceğin belirsiz olduğunu söyledim. Tesadüf bu ya, aynı gün, 7 Haziran günü Meksika’da da yerel seçimler olmuştu. Ama ülkenin yarısı bile oy vermeye gitmemişti. Canım hiç antropoloji müzesi gezmek istemiyordu, rota değiştirip yolda …