interact
Leave a comment

Buraları Asla Unutmayın

 “Sosyal hayatına bir dur demen gerekecek yoksa Meksiko’yu göremeyeceksin,” dedi Eva. Mutfağında organik kefir yapan, balkonunda kaplumbağa besleyen Eva, AirBnB’den kiraladığım evin sahibiydi. Üç odalı evinin bir odasında ben, diğerinde kendi, üçüncüsünde ise İspanyolca kursu için gelmiş 19 yaşında iki Amerikalı öğrenci kalıyorduk.

Meksiko’ya vardığım günden beri iki Yahudi-Türk ailenin himayesi altına alınmıştım. Bitmeyen Şabat yemekleri, pazar kahvaltı davetleri, akşam üstü çay sefaları derken Eva’ya hak vermemek mümkün değildi. Ama öğünlerimi İspanyolca – Türkçe karışımı sohbetler eşliğinde zeytinyağlı fasulye, fırında tavuk, pilav yiyerek geçirmekten de pek şikâyetçi olduğum söylenemezdi.

Dışarı çıkıp şehrin kalabalık sokaklarında yürümeyi başardığımda ise her köşe başında karşıma başka bir dönerci çıkıyordu. Bir yandan ızgara et kokuları, diğer yandan rogar kapaklarından yükselen lağım kokularıyla bir an kendimi lodos günü İstanbul’unda hissettim. Ama bir zamanlar göllerle çevrili Meksiko’da ne deniz vardı, ne de domuz etinden yapilan, mısır unundan Meksika pidesi arasına servis edilen tacos al pastor dedikleri bu yemeğe döner diyebilirdik.

Ertesi gün, anne babası da Türkiyeli olmalarına ragmen Türkçe bilmeyen iki kardeşten bu temel Meksika yemeğinin Birinci Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarına dâhil olan Lübnan’dan gelen çoğu Hirstiyan göçmenlerin mirası olduğunu öğrendim. Davet edildiğim Şabat yemeğinde üşüdüğümü gören anneleri, üzerime bir palto geçirip “bana büyük geliyor zaten senin olsun,” dedi. Meksika’ya vardığım günden itibaren beni evlat edinen ailelerle vedalaşıp başka şehirlere geçeli iki aydan fazla oldu ama Stella’nın paltosu yörenin bu yağmur sezonunda hala beni ısıtmaya devam ediyor.

Son yedi senedir Tel Aviv’de kurduğum hayatı, evimi, arkadaşlarımı, işimi bırakıp bir başıma, ucu açık, rotası belirsiz bu geziye çıkmak kolay olmamıştı. Arkamda çok şey bırakıyordum ve bunlardan en zoruma giden ise, akciğer enfeksiyonundan İstanbul’da hastanede yatıp da, “benim torunum dünyayı gezecek” diyerek yolumdan vazgeçmeme izin vermeyen canım dedem idi.

Diğer yandan ise her şeyi arkada bırakıp sil baştan yapmaya çocukluğumdan beri alışkındım. Daha ben okuma yazmayı öğrenmeden ailem İsrail’den İstanbul’a geri dönüş yapmıştı. Orta okuldayken de tüm hayatımızı Salı Pazarı’ndan aldığımız boyumdan büyük bavullara yerleştirip Kaliforniya’ya taşınmıştık.

Otuz bir senelik hayatımda o kadar çok binaya “evim” dedim ki cevaplandırmakta en zorluk çektiğim sorulardan biri “nerelisin?” sorusu oldu. Türk’üm ama 13 yaşımdan beri orada yaşamadım, İsrail doğumluyum ama İbranice’yi 5. sınıf derecesinde okuyorum, Amerika’da büyüdüm ama nedense hiç benimseyemedim oraları. Amerikalı olamadım, olmak da istemedim aslında…

Meksika’ya gitmeden önce, o günlerden beri Kaliforniya’da yaşayan annemi ziyarete gittim. Eski odamda, eski yatağımda uyudum. Sanki başka birine ait eşyaları karıştırırmış gibi dolapları eşeleyip liseli yıllarımda çaldığım kasetleri dinledim. İzel Çelik Ercan, Nirvana, Aşkın Nur Yengi, Alanis Morissette eşliğinde, o zamanlar özlemiyle yandığım İstanbul’daki arkadaşlarımdan gelen mektupları okudum bir bir.

Altı sene önce İstanbul’da vefat eden büyükbabamdan gelmiş bir mektup takıldı gözüme o anı dolu kâğıtlar arasında. Mektup 1997 yazında, yani biz İstanbul’dan göçtükten iki ay sonra gönderilmişti.

“Herhalde yavaş yavaş orada alışıyor ve buralara unutmaya çalışıyorsunuz. Buraları hiç unutmamanız lazım,” diye yazmıştı 1916 Kuzguncuk doğumlu büyükbabam. Yurdu Anadolu, anadili Ladino olan o neslin şivesini duyar gibi oldum neredeyse yirmi yıl önce yazılmış bu isteği okuyunca.

Elimdeki telefonla mektubun resmini çekip, dikkatlice zarfına yerleştirdim, ve bulduğum yere geri koydum.

Bir kaç gün sonra, büyükbabamın öğüdü zihnimin bir ucuna yerleşmiş halde, “eski evlerim” listesindeki anne evimden ayrılıp Meksika istikametli uçağa bindim.   Meksiko City’deki ilk Cumartesi günü kendimi yabancı bir ailenin evinde havuçlu enginar ve etli kabak dolması, üzerine de irmik helvası yerken buldum.

Bu Meksika’ya özgü Şabat sofrasında otururken, suratımda buruk bir tebessüm belirdi. “Unutmadım, unutabilir miyim hiç,” diye cevap vermek istedim büyük babama. Kırk sene önce Türkiye’den dünyanın başka bir ucuna, Meksiko’ya yerleşen bu aileler unutmamışken ben nasıl unutabilirdim ki?

Ama büyükbabamın unutmamaktan kastı, ne bir gün İstanbul’a geri dönmek ne de gurbet ellerde mücver yemekle ilgiliydi.

Göçmen topluluklar ev değiştirerek aslında dünyanın coğrafyasını değiştirmekteler. Yüz sene önce Lübnan’dan Meksiko’ya göçen insanlar yeni ülkelerini tahmin edemeyecekleri kadar etkilemişlerdi. “Oraları” unutmayarak Meksiko’nun en ücra köylerindeki çiftçilerin mısır tarlalarında geçen uzun bir iş gününü tacos al pastor ile sona erdirmelerine sebep olmuşlardı.

Hatırlamak ne nostalji, ne de özlem ile alakalıydı. Unutmamak dünya insanını biraz daha birbirlerine bağlamak, onları başka kültürlere karşı biraz daha duyarlı, bilgili, ve hoşgörülü olmaya iteklemenin arzusuydu. Unutmamak kendi kökenlerini genetik süreklilik uğruna sürdürmek değil, tarihinin öğretilerini hatırlamak, hatalarını tekrarlamamaktı.

*** Bu yazı ilk olarak Şalom Dergi Eylül 2015 sayısında yayınlanmıştır.***


32